Noh okurlarıyla “Bakara suresi 61. ayette ne anlatılmak isteniyor” konusunu paylaşmak gerçekten güzeldi. Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere!
Şehrin İçinde Açlık ve Nankörlük Üzerine Bir Hikâye
Merhaba! Noh sayfasına hoş geldiniz. Bugün gündemimizde “Bakara suresi 61. ayette ne anlatılmak isteniyor” var.
Kayseri’de kışın sertliği insanın içine işler. Sadece üşütmez, düşüncelerini de keskinleştirir. 25 yaşındayım ve çoğu zaman kendimi bir defterin sayfalarına sığınıp buluyorum. Dışarıda rüzgâr Erciyes’ten aşağı inerken, ben odamda küçük bir lambanın altında yazıyorum. Bugün aklımda tek bir ayet var: Bakara Suresi 61. ayet.
Bunu sadece bir ayet olarak değil, insanın içindeki doyumsuzluk hissini anlatan bir ayna gibi düşünüyorum. Çünkü bazen insanın en büyük açlığı midesinde değil, kalbinde oluyor.
Bir gün markette başlayan küçük bir kırılma
Geçen hafta annemle birlikte mahalle pazarına gitmiştik. Hava griydi, insanlar hızlı yürüyordu. Tezgâhlarda domatesler kırmızı kırmızı parlıyordu ama kimsenin yüzünde o renk yoktu.
Bir çocuk gördüm, elinde poşetle annesine “Bunu da al” diye tutturuyordu. Annesi ise sessizce başını sallıyordu. Çocuğun yüzündeki o ısrar, bende garip bir his bıraktı. Sanki sadece bir şey istemiyordu; daha fazlasını, sürekli daha fazlasını istiyordu.
O an aklımdan Bakara 61 geçti. İsrailoğulları’nın “Bize bir çeşit yemek yetmez” diyerek bir düzene, bir nimete karşı sabırsızlık göstermeleri… Ellerinde olanı küçümseyip daha “basit ama farklı” olanı istemeleri…
İçimde bir şey sıkıştı. Çünkü o çocuğun bakışında da aynı şeyi görmüştüm: sahip olduklarını görmeden, hep olmayanı istemek.
Bakara 61’in anlattığı kırılma noktası
O ayeti okuduğumda beni en çok etkileyen şey, aslında bir sofranın hikâyesi olmasıydı. Allah’ın verdiği nimetler: gökten inen rızıklar, temiz ve yeterli olan gıdalar… Ama buna rağmen insanların “biz hep aynı şeyi istemiyoruz” diyerek sabırsızlanması.
Bu sadece yemek meselesi değil. Bu, insanın içindeki şikâyet damarının hikâyesi.
Kendime dürüst olayım: Ben de öyle değil miyim?
Bazen bir işim oluyor, şikâyet ediyorum. Bazen yalnız kalıyorum, yine şikâyet ediyorum. Sonra daha iyisini istiyorum ama elimdekini bile doğru dürüst görmüyorum.
O gün pazardan dönerken bunu düşündüm. Annem poşetleri mutfağa bırakırken “Bugün ucuzdu bazı şeyler” dedi. Sesi bile şükür doluydu. Ama ben içimde başka bir ağırlık taşıyordum.
Defterimde başlayan iç hesaplaşma
O gece defterimi açtım. Yazmak benim için bir kaçış değil, daha çok yüzleşme.
“İnsan neden hep daha fazlasını ister?” diye yazdım ilk satıra.
Sonra Bakara Suresi 61. ayet aklıma geldi. İsrailoğulları’nın Mısır’ın basit ama tanıdık yiyeceklerini istemeleri… Manevi bir yolculukta bile eski alışkanlıklara tutunmaları… Kendilerine sunulan temiz nimeti küçümseyip “bize sabır yetmez” demeleri…
Ben bunu okurken hep şunu hissettim: İnsan bazen özgürlüğün içinde bile eski bağımlılıklarını özlüyor.
Kendime kızdım. Çünkü ben de bazen “yeterli” olanı küçümsüyordum. Daha iyi bir telefon, daha iyi bir hayat, daha farklı bir şehir… Hep bir “daha” hali.
Ama o “daha” hiç bitmiyordu.
Erciyes’in sessizliği ve içimdeki ses
Ertesi gün Erciyes’e doğru yürüdüm. Kar ince ince yağıyordu. Dağın büyüklüğü karşısında insan küçülüyor ama garip bir şekilde hafifliyor da.
Bir bankta oturdum. Ellerim üşüyordu ama içim daha sıcaktı sanki. Çünkü ilk defa şunu kabul ettim: elimdekileri görmeyi öğrenmedikçe hiçbir şey yetmeyecek.
Bakara 61’i düşündüm yine. O ayetin sadece geçmiş bir topluluğu anlatmadığını fark ettim. Aslında her dönemde yaşayan insanı anlatıyordu.
“Bir nimetten sıkılıp başka bir nimete körce koşmak…”
Bunu düşünürken içimde hafif bir utanç hissettim. Çünkü ben de çoğu zaman hayatımın güzelliklerini sıradanlaştırıyordum.
Bir dostun cümlesiyle gelen uyanış
O gün akşam bir arkadaşımla buluştum. O da benim gibi Kayseri’de yaşıyor, aynı sokaklardan geçmiş biri.
Bana “Son zamanlarda hep şikâyet ediyorsun” dedi. Sesi sert değildi ama doğrudan bir cümleydi.
Bir an sustum. İçimde bir savunma isteği yükseldi ama konuşmadım.
Sonra devam etti: “Bak, bazen sahip olduklarımızı görmüyoruz. İsrailoğulları gibi… Ellerinde olan nimeti küçümsüyorlar ya ayette… Biz de aynısını yapıyoruz.”
O an donup kaldım. Çünkü bu cümleyi bir kitaptan değil, hayatın içinden duymuştum.
İçimdeki değişimin başlangıcı
Eve döndüğümde uzun süre oturdum. Hiçbir şey yapmadan sadece düşündüm. Hayatımın ne kadarının şikâyet üzerine kurulu olduğunu fark ettim.
Bakara Suresi 61. ayet bana şunu gösteriyordu: İnsan sadece aç kaldığı için değil, nankörlük ettiği için de yoruluyordu.
Benim yorgunluğum da oradan geliyordu.
O gece defterime şunu yazdım:
“Belki de sorun elimde olanlar değil. Onlara bakmayı unutmuş olmam.”
Bu cümleyi yazarken içimde tuhaf bir hafiflik hissettim. Sanki uzun zamandır taşıdığım bir yük yavaşça yere bırakılıyordu.
Gündelik hayatın içinde fark edilen anlam
Ertesi gün sabah kahvaltısında annem peynir koydu, zeytin koydu, çay demledi. Basit bir sofra.
Ama o sabah farklıydım. Daha önce fark etmediğim bir şey oldu: sofranın sessiz bir cömertliği vardı.
Anneme baktım. O farkında bile değildi benim içimdeki değişimin. Sadece “çay soğumasın” dedi.
Ama ben o an Bakara 61’i yeniden düşündüm. Nankörlüğün sadece sözle değil, bakışla da olduğunu anladım. İnsan bazen sahip olduklarını görmeyerek de şikâyet eder.
İnsanın içindeki eksilme duygusu
Günler geçtikçe fark ettim ki asıl mesele sahip olmak değilmiş. Asıl mesele, sahip olduklarını görebilmekmiş.
İsrailoğulları’nın hikâyesi bana uzak bir tarih gibi gelmiyor artık. Çünkü aynı duygu bugün de sokaklarda, evlerde, kafelerde dolaşıyor.
Bir insanın elindeki nimeti küçümsemesi, aslında kendi içindeki doyumsuzluğun yansıması.
Ben bunu en çok kendi içimde gördüm.
Bir gün güzel bir an yaşarken bile “daha iyisi olabilirdi” diye düşünen tarafımı fark ettim. O an durdum. Kendime kızmadım ama sorguladım.
Sonra gelen sessiz kabulleniş
Şimdi bu satırları yazarken Kayseri’de gece çökmüş durumda. Dışarıda rüzgâr yine Erciyes’ten iniyor. Ama içimdeki ses daha sakin.
Bakara Suresi 61. ayet bana bir öğüt gibi değil, bir ayna gibi geliyor. İnsan ne kadar uzaklaşırsa o kadar aynı yere dönüyor: şükretmenin sessiz gücüne.
Belki de hayat dediğimiz şey, sürekli daha fazlasını istemek değil; elimizde olanı gerçekten görebilmek.
Ve bunu öğrendiğimde, içimde ilk defa gerçek bir huzur hissettim.