Işık şiddetini etkileyen faktörler nelerdir? (Ama önce şunu soralım: Lambayla kişisel problemim olabilir mi?)
İzmir’de yaşıyorum, 25 yaşındayım ve hayatımın büyük kısmı “çok düşünmemek lazım ama ben yine de düşüneceğim” modunda geçiyor. Geçen gün yine böyle bir akşamda, odamda tavan lambasına bakarken kendimi çok ciddi bir sorunun ortasında buldum: Işık şiddetini etkileyen faktörler nelerdir?
Şimdi dürüst olayım… Bu soruyu fizik kitabından değil, tamamen “lamba neden bana sabahları düşman gibi davranıyor?” krizinden sonra düşündüm. Çünkü bazı günler ışık fazla geliyor, bazı günler “bu oda mağara mıydı?” diye sorguluyorum.
Arkadaş grubuna anlatsam kimse ciddiye almaz ama içten içe biliyorum: Bu konu düşündüğümüzden daha derin.
Işık şiddeti dediğimiz şey aslında neye benziyor?
Önce işi basitleştirelim. Işık şiddeti, bir kaynağın yaydığı ışığın belirli bir yöndeki yoğunluğu gibi düşünülebilir. Ama bunu günlük hayata çevirince olay değişiyor.
Mesela sabah 07.30’da İzmir’de uyanıyorsun. Perdeyi açıyorsun ve güneş sana direkt “GÜN BAŞLADI, HAZIR MISIN?” diye bağırıyor. O an ışık şiddeti sadece fizik değil, kişisel bir saldırı gibi hissediliyor.
İşte tam burada iç sesim devreye giriyor:
“Ben bu ışığı hak edecek ne yaptım?”
Ve cevap yok… çünkü fizik affetmiyor.
Işık şiddetini etkileyen faktörler nelerdir? (Ve evdeki ampulle kavga etme sebeplerim)
1. Işık kaynağının gücü
En temel faktör ışığın çıktığı kaynak. Yani ampul, güneş, LED ya da bir arkadaşın telefon flaşı (gece 3’te yüzüne tutulan o meşhur saldırı).
Bir gün arkadaşım şöyle yapmıştı:
— “Kanka foto çekelim mi?”
— “Olur.”
(FLASH!)
— “Ben artık varoluşsal kriz yaşıyorum.”
İşte o an anladım ki ışık şiddeti sadece fiziksel değil, psikolojik bir olay da olabilir.
2. Işığın uzaklığı (en dramatik gerçeklerden biri)
Işık kaynağına yaklaştıkça ışık şiddeti artar. Bu kadar basit ama hayatımda sürekli karşıma çıkıyor.
Mesela lambaya çok yakın oturunca “neden bu kadar parlak?” diye sinirleniyorum, biraz uzaklaşınca “neden karanlık depresyon sahnesi gibi?” diye sorguluyorum.
İç sesim burada yine devrede:
“Orta yol yok mu ya?”
Yok. Fizik diyor ki: ya yanarsın ya göremezsin.
3. Işığın yüzeye düşme açısı
Bu konu ilk duyduğumda baya kafa karıştırmıştı. Ama sonra fark ettim ki günlük hayatta çok etkili.
Mesela sabah aynada kendime bakıyorum. Işık farklı açıdan geliyor ve bir bakıyorum:
“Ben bu muyum gerçekten?”
Arkadaş ortamında biri şöyle demişti:
— “Abi ışık açıdan dolayı kötü çıkmışsın.”
Ben: “Hayır, gerçek bu.”
O gün biraz varoluşum sarsıldı ama fizik kazandı.
4. Ortamın rengi ve yüzeylerin yansıtıcılığı
Beyaz duvarlar ışığı daha çok yansıtır, koyu renkler emer. Bu yüzden bazı odalar aşırı aydınlık, bazıları “Netflix’te karanlık sahne izlerken hiçbir şey görememe” modunda.
Benim odam mesela… nasıl desem… biraz “duygusal olarak gri alan.” Ne tam aydınlık ne tam karanlık.
Arkadaşım ilk geldiğinde dedi ki:
— “Burası niye Hogwarts sınıfı gibi?”
Haklıydı. Biraz gizemli, biraz loş, biraz da “burada biri düşünmüş ama çözüm bulamamış” havası var.
Günlük hayatta ışık şiddetiyle yaşadığım trajikomik anlar
Sabah lambasıyla pazarlık
Sabah uyanıyorum, gözler yarı kapalı. Elimi uzatıyorum ve lambayı açıyorum.
İç ses:
“Lütfen bugün bana nazik ol.”
Sonra ışık açılıyor ve…
“Hayır.”
İşte o an ışık şiddetiyle kişisel bir düşmanlık başlıyor gibi hissediyorum.
Telefon flaşıyla yapılan “arkadaş şakası”
Bir gün arkadaş ortamında biri telefonu yüzüme tuttu:
— “Bak burası çok komik olacak.”
Ben: “Hayır, olmayacak.”
FLASH!
Ve o an gözlerimden bağımsız bir şekilde ruhum kısa süreliğine evden taşındı.
Sonra düşündüm: Işık şiddeti gerçekten bir şaka konusu olmalı mı?
Cevap: Hayır. Ama yine de yapıyorlar.
Işık şiddeti ve fizik: Kulağa ciddi geliyor ama biz bunu günlük drama yaptık
Fizikte ışık şiddeti aslında ölçülebilir bir büyüklük. Ama ben bunu daha çok “hayat kalitesi ayarı” gibi görüyorum.
Çünkü fazla olunca gözlerin yoruluyor, az olunca hiçbir şey göremiyorsun. Yani sürekli bir denge arayışı var.
Ve dürüst olayım… Ben denge konusunda pek başarılı değilim.
Ya çok ışık açıyorum ya da “karanlıkta yaşam simülasyonu” oynuyorum.
Gelecekte ışık şiddeti nasıl bir şey olacak?
Teknoloji ilerledikçe ışık sistemleri de akıllanıyor. Otomatik ayarlanan lambalar, sensörler, ortam ışığına göre değişen ekranlar…
Bir gün muhtemelen ev şöyle diyecek:
“Sen bugün biraz yorgunsun, ışığı düşürüyorum.”
Ben de:
“Teşekkür ederim ev.”
İzmir sıcağında bile empati kurabilen bir ev fikri garip ama güzel.
Ama içimde küçük bir şüphe var:
“Ya ev benden daha iyi karar verirse?”
Işık şiddeti neden bu kadar hayatımızın içinde?
Çünkü fark etmesek de her an onunla yaşıyoruz. Telefon ekranı, sokak lambası, güneş, bilgisayar…
Ve belki de en önemlisi, ruh halimizi bile etkiliyor.
Karanlık bir odada düşünceler daha ağır geliyor, fazla ışıkta ise her şey fazla net… hatta biraz rahatsız edici.
Bir arkadaşım şöyle demişti:
— “Karanlıkta düşünmek daha felsefi oluyor.”
Ben: “Ben karanlıkta sadece uyuyorum.”
Kendi içimde verdiğim küçük savaş
Bazen ışığı açıyorum, sonra kapatıyorum, sonra tekrar açıyorum.
İç ses:
“Ne yapıyorsun?”
Ben:
“Hayatı optimize ediyorum.”
Gerçekte ise sadece doğru ışık şiddetini bulmaya çalışıyorum. Ama bu bile bazen günün en zor kararı oluyor.
Son düşünceler yerine geçen ışık oyunları
Şu an odamda ışık biraz fazla açık. Klavyeye bakarken hafif gözlerim kısılıyor ama kapatmaya da üşeniyorum.
Ve fark ediyorum ki, Işık şiddetini etkileyen faktörler nelerdir? sorusu aslında sadece fizik değil.
Bazen ortamı, bazen ruh halini, bazen de tamamen “yanlış ampul seçimini” anlatıyor.
Ve belki de en komiği şu: Biz ışığı kontrol ettiğimizi sanıyoruz ama bazen ışık bizi kontrol ediyor gibi hissediyoruz.